Son zamanlarda yaşanan her acı olayın ardından aynı cümleleri duyuyoruz: “Gençler çok öfkeli”,

“Oyunlar çocukları şiddete sürüklüyor”, “Yeni nesil kontrolden çıktı.”

Ama gerçek bu kadar basit değil… ve bu kadar yüzeysel bakışlar, asıl sorunu görmemizi engelliyor.

Hatta çoğu yönelmez. Öfke, insanın en doğal duygularından biridir.

Bastırılmış, anlaşılmamış ve yalnız bırakılmış öfke ise zamanla başka bir şeye dönüşür: sessiz bir çığlığa…

Bir gencin içine kapanması, kimlik arayışına girmesi ya da zaman zaman öfke patlamaları yaşaması; onun “tehlikeli” olduğu anlamına gelmez.

Bu, çoğu zaman görülmek, anlaşılmak ve duyulmak istediğinin işaretidir. Ama biz ne yapıyoruz?

Etiketliyoruz. Uzaklaştırıyoruz. Suçluyoruz.

En kolayı bu çünkü.

Dijital oyunları suçlamak da aynı kolaycılığın bir parçası.

Evet, bazı içerikler duyguları etkileyebilir. Ama bir insanı şiddete götüren yol, bir ekranın ışığından çok daha derindir.

O yol; evdeki huzursuzlukta, okulda hissedilen yalnızlıkta, dışlanmışlıkta, sevgisizlikte ve en önemlisi çaresizlikte başlar.

Ve belki de en acı gerçek şu:

Birçok genç, tam da yardıma en çok ihtiyaç duyduğu anda fark edilmez.

Oysa mesele “neden böyle oldu?” sorusunu olaydan sonra sormak değil, “nasıl önleyebilirdik?” sorusunu daha baştan sorabilmektir.

Bir gencin hayatına dokunmak bazen bir cümleye bakar.

“İyi misin?” demeye…

Gerçekten dinlemeye…

Yargılamadan yanında durmaya…

Çünkü her öfkenin arkasında anlatılmamış bir hikâye vardır.

Ve biz o hikâyeyi dinlemeden hüküm veriyoruz.

Belki de artık şunu kabul etmemiz gerekiyor:

Gençler değişmedi…

Onları anlamaya çalışan yetişkinler azaldı.

Öfkeyi değil, yalnızlığı konuşmamız gereken bir çağdayız.

Ve eğer gerçekten bir şeyleri değiştirmek istiyorsak, önce dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Çünkü bazen bir hayat, duyulmadığı için karanlığa kayar…

Ve bazen bir hayat, sadece biri dinlediği için kurtulur.