Sabahları kapımızın önünü süpüren komşu teyzenin sesiyle uyanırdık.

Mahalle fırınından gelen ekmek kokusuna, sokakta oynayan çocukların neşesi karışırdı.

Akşam olunca kapı önlerine sandalyeler çıkarılır, çaylar demlenir, günün yorgunluğu tatlı sohbetlerle unutulurdu.

Bir evde sevinç varsa bütün mahalle güler, bir evde hüzün varsa herkes o hüznü paylaşırdı.

Şimdi dönüp etrafımıza baktığımızda bambaşka bir manzara görüyoruz.

Aynı apartmanda yıllardır yaşayan insanlar birbirlerini tanımıyor.

Karşılaştığımızda göz göze gelmemek için telefon ekranlarına sığınıyoruz.

Bayramlarda kapı çalmak yerine toplu mesajlar gönderiyor, hastalanan komşumuzun durumunu sosyal medya paylaşımlarından öğreniyoruz.

Teknoloji ilerledikçe hayatımız kolaylaştı belki ama kalplerimiz birbirinden uzaklaştı. Eskiden bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardı, şimdi yüzlerce beğeninin bile birkaç dakika ömrü var.

Dostluklar sanallaştı, komşuluklar sessizleşti, mahalleler kalabalıklaştıkça insanlar yalnızlaştı.

Aslında bu yalnızlığın ilacı, yüzyıllardır kültürümüzün içinde vardı.

Komşuluk...

Komşu demek sadece yan dairede oturan kişi değildir.

; kapısı çalındığında içeri buyur eden, hastalandığında çorba götüren, düğünde sevincini paylaşan, cenazede omuz veren kişidir.

Komşu, zor zamanlarda insanın en yakın akrabası kadar değerli olandır.

Ne yazık ki modern hayatın hızına kapılırken bu değerleri de geride bırakıyoruz.

Çıkar ilişkilerinin öne geçtiği, bireyselliğin yüceltildiği bir dünyada insanlar birbirine yaklaşmak yerine uzaklaşmayı seçiyor

Oysa mutluluğun da huzurun da yolu biraz durup etrafımıza bakmaktan geçiyor.

Belki yeniden başlamalıyız...

Asansörde karşılaştığımız komşumuza içten bir "Günaydın" demekle, bayram sabahı kapısını çalıp elini sıkmakla, uzun zamandır görmediğimiz komşumuzun hâlini hatırını sormakla...

Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca beton binalar değildir; o binaların içinde kurulan gönül köprüleridir.

Bugün şehirler büyüyor, binalar yükseliyor ama gönüller küçülüyorsa bir şeyleri eksik yapıyoruz demektir.

Belki de ihtiyacımız olan şey yeni teknolojiler değil; eski samimiyetlerdir.

Bir kapıyı çalmak...

Bir selam vermek...

Bir hâl hatır sormak...

Bazen bir insanın yalnızlığını dağıtmaya, bir kalbi ısıtmaya ve bir mahalleyi yeniden mahalle yapmaya yeter.

Kim bilir...

Belki de kaybettiğimiz komşuluk değil, ihmal ettiğimiz insanlıktır.