Bir akıllı telefon, alelacele çekilmiş birkaç saniyelik bir video, satın alınmış ya da tesadüfen toplanmış birkaç bin takipçi…

Ve ardından gelen o dayanılmaz kibir:

"Ben fenomenim, ben gazeteciyim, ben dijital medyayım!" Son zamanlarda nereye kafamızı çevirsek, elindeki kameranın arkasına saklanıp kapı kapı dolanan, kurumsal bir kimliği, hiçbir mesleki derinliği ya da vasfı olmayan bu yeni yetme türeylere rastlıyoruz.

Bir açılışta, bir protokolda veya şatafatlı bir lansmanda kasıla kasıla gezinen, iki kelimeyi bir araya getirip kendini dahi ifade etmekten aciz olan bu profil; maalesef bugün sahadaki en büyük emek gaspçısına dönüştü.

Peki, vitrindeki bu içi boş şov sürerken, perdenin arkasında asıl mücadeleyi kim veriyor?

Madalyonun diğer tarafında; yazın kavurucu sıcağında, kışın dondurucu ayazında haber peşinde koşan, objektifinin ağırlığı altında ezilen, mesleğin onurunu korumak için sahada helak olan gerçek emekçiler var.

Bu ülkede vergisini kuruşu kuruşuna ödeyen, yanında eleman çalıştırıp istihdam yaratan, ay sonunu getirebilmek ve evine helal ekmek götürebilmek için terinin son damlasına kadar çalışan namuslu insanlar var.

Ancak ne vergi veren ne daimi bir adresi olan ne de bir sorumluluk taşıyan bu algı tüccarları, kapı kapı dolaşarak yıllardır bu işe ömrünü vermiş insanların ekmeğiyle, hakkıyla ve prestijiyle oynuyor.

Eline her kamera alanın kendini kentin ya da sektörün hakimi ilan ettiği bu kuralsız düzende; vergisini ödeyen, faturasını kesen, risk alan ve istihdam sağlayan dürüst dükkan sahibinin, gazetecinin, yayıncının hakkı alenen gasp ediliyor.

Meslek dediğin şey sosyal medyada hava atmakla, sahte unvanlarla gezmekle olunmaz.

Meslek; ahlak ister, disiplin ister, resmiyet ister ve hepsinden önemlisi gerçek bir alın teri ister.

Şov yapmayı gazetecilik veya içerik üreticiliği sananlara açık ve net bir çağrıda bulunmak şart oldu:

Bu işi yıllardır bedel ödeyerek, sahada diz çürüterek yapan dürüst insanların rızkına göz dikmeyi bırakın! Kolay yoldan itibar kazanmak, emek harcamadan menfaat devşirmek hakiki emekçinin hakkını çalmaktan başka bir şey değildir.

Eğer bu işi gerçekten yapma iddianız varsa; öyle kapı kapı gezip nüfuz tüccarlığı yapmayı bırakacaksınız.

Adam gibi gideceksiniz, ofisinizi tutacaksınız. Verginizi devlete ödeyecek, yanınızda insan çalıştırıp katma değer üreteceksiniz.

O sahaya çıkıp terinizi akıtacak, işinizi ahlakıyla ve layıkıyla yapacaksınız. İşte o zaman bu toplum da, meslektaşlarınız da size saygı duyacak, hakkınızı teslim edecek ve "Aferin" diyecektir.

Aksi takdirde, ekran parıltısının arkasına sığınarak yapılan şey meslek icra etmek değil; sahada gece gündüz koşturan insanların emeğini fütursuzca sömürmektir.

Peki, sizce de artık sokakları ve dijital alanı saran bu denetimsiz emek hırsızlığına karşı radikal bir duruş sergilemenin zamanı gelmedi mi?