Yakın tarihimizi anlatan 12 Eylül filmlerinden birinde, insanın içine işleyen bir sahne vardır.
12 Eylül sonrasında bir sahil ilçesine atanan başkan, “gelişim ve kalkınma” projeleriyle işe başlar. Oysa bu kalkınma; kıyıların talan edilmesi, halkın ortak değerlerinin sahipsiz bırakılması ve sahillerin güçlü dostlara tahsis edilmesinden ibarettir.
Karşısında, o ilçede doğmuş, büyümüş ve kıyıların hafızasını taşıyan bir başkan vekili vardır. Yağmaya, peşkeşe ve bütün bunları örten dile itiraz eder. Çünkü bilir: Talan bazen kepçeyle değil, önce kelimelerle başlar. Yağmaya kalkınma, peşkeşe yatırım, yağmalanana kamu yararı denir.
İtiraz eden adam zamanla iktidarın gözünde engel hâline gelir.
Birlikte çalıştığı insanlar susar.
Güçlü ilişkiler ve siyasi hesaplar karşısında haklılık yalnız kalır. Sonunda görevinden alınır.
Akşam eve gider ve eşi Nurdan’a içini döker:
“Memleketi parsel parsel satıyorlar Nurdan… Bir kişi de benim tarafımı tutmadı!”
Bütün mesele belki de bu cümlede saklıdır.
Bu yalnızca bir sahil kasabasının hikâyesi değildir. Ortak değerler elden çıkarılırken itiraz edenlerin nasıl yalnız bırakıldığının hikâyesidir.
Bir kişi de benim tarafımı tutmadı sözü Türk sağının, özellikle milliyetçi sağının giydiği yeni kaftanını ifade ederken aynı zamanda Türkiye solunun, haklı itirazlarına rağmen neden giderek küçüldüğünü de anlatır.
Çünkü Türkiye’de çoğu zaman solun söylediği sözden önce kimliği yargılanır: “Onlar dinsiz, komünist; memleketi Rusya’ya teslim edecekler!”
Böylece kıyıların yağmalanmasına, ülke kaynaklarının peşkeş çekilmesine ve bağımsızlığın zedelenmesine yönelik itirazlar, anlamsız bir kimlik kavgasına hapsedilir.
Aynı insanlar, bağımsızlıktan söz ederken başka bir gücün himayesini savunabilir. Memleketin çıkarı, ortak gelecek ve çocuklara bırakılacak ülke unutulur; geriye yalnızca “kim kazansın, kim kaybetsin” hesabı kalır.
Cehaletin siyaseti budur: İnsanlara neyi savunacaklarını değil, kimden nefret edeceklerini öğretir.
Fakat solun da kendisiyle yüzleşmesi gerekir. Haklı olmak, tek başına toplumsal karşılık bulmaya yetmez. İnsanların kaygılarını anlamadan, gündelik hayatlarına dokunmadan ve onları küçümsemeden konuşmadan doğru söz siyasete dönüşmez.
Toplumun bir kesimini yalnızca kandırılmış ya da gerici görmek, itirazın önüne yeni duvarlar örer. Oysa kıyıları, ormanları, madenleri, kamuyu ve ortak geleceği korumak herhangi bir siyasi geleneğin değil, ülkesini seven herkesin sorumluluğudur.
Asıl trajedi, bu sorumluluğu üstlenenlerin yalnızlaştırılmasıdır.
Daha büyük trajedi ise bu yalnızlığı görüp susanların, aynı yağmanın bir gün kendi kapılarına dayanabileceğini düşünmemesidir.
Bu nedenle siyasetin yalnızca iktidara itiraz etmekten ibaret olmadığı açıktır. İtirazın güce dönüşmesi için yeni kadrolara, yeni ilişkilere ve farklı kesimleri buluşturacak yapılara ihtiyaç vardır. Yeni siyasi oluşumların kongreleri de bu arayıştan bağımsız değildir.
Kongrelerde gençlerin ve yeni isimlerin öne çıkması, geçmişin kavgalarına teslim olunmak istenmediğini gösterir.
Mesele yalnızca kimin seçildiği değil, nasıl bir siyaset kurulmak istendiğidir. Demokrasi, seçim günlerinde olduğu kadar partilerin kendi iç işleyişinde de sınanır: Yeni kadrolara alan açılıyor mu? Eleştiri düşmanlık mı, yenilenme fırsatı mı sayılıyor?
Türkiye’nin ihtiyacı, geçmişi inkâr etmeyen ama geçmişin kavgalarına mahkûm olmayan bir siyasettir.
Gençlerin, farklı kimliklerin ve yeni fikirlerin kendine yer bulabildiği; insanları korkularıyla değil, ortak gelecekle buluşturan bir siyaset.
Belki bir gün geriye dönüp, hangi partinin ne kazandığından çok ülkenin nelerini kaybettiğini konuşacağız. O zaman şu cümle yeniden aklımıza gelecek:
“Memleketi parsel parsel satıyorlar Nurdan… Bir kişi de benim tarafımı tutmadı!”
Ruhun şad olsun Aziz Nesin.
Çünkü işaret ettiğin çelişki hâlâ karşımızda: İnsanlar, kendi çıkarlarına aykırı olanı bile savunabiliyor; yeter ki korkularıyla yüzleşmesinler. Bir memleket ise en çok, haklı itirazları duyulmadığında ve demokratik arayışlara sırt çevirdiğinde yoksullaşıyor.
Bir ülkede demokrasi bitiriliyorsa, bir ülkede demokrasi kısıtlanıyorsa, bir ülkede demokratik talepler duyulmazdan geliniyorsa o ülke batıyor demektir ...
Ve birlikte olmaktan ürküntü duyarak, bu batışa göz yumarak yalnızlığın değirmenine su taşıyanlar batışın gerçek müsebbipleridir...













Yorumlar