DEVLET AKLI, DERİN AKIL, SAĞDUYU SİGORTASI

Türk siyasal söyleminde "Devlet Aklı", genellikle toplumsal krizlerin derinleştiği, kurumsal tıkanıklıkların yaşandığı dönemlerde sahneye çıkan, partiler üstü, rasyonel ve ülkenin bekasını her şeyin önünde tutan bir "üst akıl" olarak romantize edilir.

Ahmet Takan gibi rasyonalist-milliyetçi gelenekten gelen analistler, bu aklı toplumu kutuplaşmadan koruyan bir "sağduyu sigortası" olarak sunarlar.

Ancak siyaset bilimi ve sosyolojik perspektiften bakıldığında bu kavram, demokratik meşruiyetini halktan almayan, bürokratik, askeri veya elitist odakların kendi iktidar alanlarını sürdürmek için kullandıkları bir hegemonya aparatıdır.

Devlet aklı olarak sunulan şey, çoğu zaman toplumsal dönüşümün, organik halk hareketlerinin ve statükoyu tehdit eden gerçek muhalefetin önünü kesmek üzere kurgulanmış yapısal bir frendir.

​Bu mekanizmanın güncel operasyonunu anlamak için öncelikle Türk merkez sağının tarihsel çöküşünü analiz etmek gerekir.

Cumhuriyet senaryosunun ana omurgalarından birini oluşturan Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi ve Anavatan Partisi çizgisi, özellikle 2002 sonrasında yapısal bir tasfiyeye uğramıştır. Siyasal İslam’ın popülist ve agresif yükselişi karşısında merkez sağ, kendi bürokratik-teknokrat elitizmine sıkışmış, taşra sermayesi ve çevre kitlelerle olan organik bağını kaybetmiştir.

Süleyman Demirel ekolünün son temsilcileri, kendi siyasal mahallelerini ve Kırat amblemi altında toplanan mukaddes mirası dahi bir arada tutamamış, bu geleneğin hafızasını dijital ve kurumsal olarak yarınlara aktarma vizyonunu gösterememişlerdir.

​Ancak bu tarihsel çöküş ve savrulma dalgası içinde, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal’ı apayrı ve istisnai bir parantez olarak konumlandırmak gerekir.

Uysal, Türkiye’nin son çeyrek yüzyıldaki çetin ve kutuplaşmış siyaset ikliminde, adeta fırtınalı bir denizde gemisini terk etmeyen, şaibelerden uzak, tertemiz kalabilmiş bir liderdir.

Kendini entelektüel ve siyasi olarak çok iyi yetiştirmiş, vizyoner niteliğiyle öne çıkan bu siyasi yetenek, popülizmin cazibesine veya iktidar çeperinin konforuna kapılmadan, her türlü baskıya rağmen ödün vermeden tam merkez sağ koordinatlarda kalmayı başarmıştır.

Merkez sağın yeniden ayağa kalkması ve bu kadim damarın Türkiye’yi yönetme iddiasını sürdürmesi için büyük bir gayret gösteren Uysal, aynı zamanda Türk demokrasisinin en çok ihtiyaç duyduğu "uzlaşma kültürünü" de şahsında somutlaştırmıştır.

Siyaseti bir kutuplaşma aracı değil, ortak akıl zemini olarak gören lider, ülkenin yüksek menfaatleri ve demokratik restorasyon söz konusu olduğunda ilkeli ittifakların içinde yer almış, devletin ve milletin çıkarlarını her türlü parti taassubunun üstünde tutarak takdire şayan bir devlet adamlığı sergilemiştir.

Ne var ki, merkez sağın bu dirençli ve nitelikli çabasına rağmen, eski tüfek elitleşmiş kadrolar, bu genç ve dinamik iradenin arkasında durmak yerine kendi sterilliklerine çekilmeyi tercih etmişlerdir.

II.

​Siyaset sosyolojisinin temel bir ilkesi, merkez sağ ile merkez solun birbirini beslediği gerçeğidir.

Demokrasinin dengeli işleyişi, bu iki kutbun birbirini denetlemesi ve kitleleri sistem içinde tutmasıyla mümkündür; birinin tarihsel çöküşü, kaçınılmaz olarak diğerinin de kimliksel bir krize girmesine yol açar.

Merkez sağın ana omurgasının çökerek alanını tamamen sağ popülizme bırakması, merkez solu temsil eden Cumhuriyet Halk Partisi’ni (CHP) ideolojik bir vakumun içine itmiştir.

CHP, sağın bu hegemonyasını kırabilmek ve iktidar alternatifi olabilmek adına, kendi tarihsel ve devrimci köklerinden uzaklaşarak merkeze, hatta giderek daha çok sağa kayma sancısı yaşamaktadır.

Helalleşme politikalarıyla başlayan, sağdan devşirme aktörleri vitrine koyan ve ideolojik netliğini yitiren bu genişleme çabası, partiyi yapısal bir kimlik bölünmesine uğratmıştır.

Bugün CHP’de yaşanan kavga, sadece Özgür Özel veya Kemal Kılıçdaroğlu isimleri arasındaki bir liderlik mücadelesi değil; partinin kurucu-ulusalcı refleksleri, sosyal demokrat iddiaları ve sağa yaslanarak büyümeye çalışan pragmatizmi arasındaki derin ideolojik dönüşüm sancısıdır.

​İşte tam bu noktada, o aradığımız hasret olduğumuz sağduyulu sesler kisvesi altında "devlet aklı" dediğimiz derin devlet mekanizması devreye girmektedir.

Siyasal sistemin ana aktörlerinin meşruiyet krizi yaşadığı, toplumda biriken ekonomik ve sosyal öfkenin kontrol edilemez kalabalıklara dönüştüğü her kriz anında bu akıl sahnede belirir.

Bu seçilmemiş, kurumsallaşmamış perde arkası elitler konsensüsü, olağan dönemlerde sessiz kalırken, statükoyu tehdit eden organik bir halk dalgası yükseldiğinde hemen entelektüel referanslarla müdahale eder.

İlhan Kesici’nin tam da CHP’deki değişim ve dönüşüm sancılarının zirve yaptığı bir anda ortaya çıkıp 1970 AP bölünmesini hatırlatarak "bölünmeyin, taraf olmayın" telkininde bulunması bu müdahalenin en somut örneğidir.

Merdivenaltı din ve bidat referanslı güya dindar partiye kendi merkez sağ mahallesini kaptıran, partisini ve dünya görüşündeki dağınıklığı, çözülmeyi bütünleşmeyi, birleşmeyi sağlayamayamamış , Gültekin Uysal gibi tüm zorluklara göğüs geren liderlerinin elini kaldırıp merkez sağın hakiki davasına sahip çıkmaya hiçbir zaman talip olmamış bir elitizmin, bugün Türkiye’nin devrimci barajı olan CHP’yi "sağduyu" adına hizaya çekmeye çalışması tesadüf değildir.

​Eğer devlet aklı dediğiniz yapı derin devlet ise bu yapının tarihsel süreçte kendi bekasını korumak adına 16 devlet kurup 16 Türk devletini yine kendi eliyle yıktığını akıldan çıkarmamak gerekir.

Bir devlet geleneğinin sürekli yıkılıp yeniden kurulması övünülecek bir süreklilik değil; aksine, o devletin kurumsal yapısının toplumsal sözleşmeye ve halkın rızasına değil, askeri-bürokratik elitlerin gücüne dayandığının tarihsel kanıtıdır.

Bu gelenek; beka, devlet aklı, tehlike ve öteki gibi yapay kavramlar üzerinden kendi egemenliğini sürdüren yerleşik güçlerin tahakküm aracıdır.

III.

Yönetenlerin kendi iktidar ömrünü "devletin bekası" olarak ambalajladığı bu sistemde, halkın kontrolsüz, radikal ve gerçek bir değişim dalgası yaratması ihtimali her zaman en büyük tehdit olarak algılanır.

​Daha önceki analizlerimizde de ısrarla vurguladığımız üzere, bugün yeni kurulan ya da suret-i haktan iddialarla bir miktar yüzdelik oy sahibi yapılmak istenen küçük partilerin bir türlü büyümemesinin, sistem içinde adeta birer "tampon parti" olarak kalmasının temel yapısal nedeni de tam olarak budur.

Ali Babacan çizgisi de, Ahmet Davutoğlu çizgisi de, Meral Akşener’in kurduğu İYİ Parti ve MHP/Ülkücü zihniyetten kopan ya da kopartılan, merkezdeymiş gibi sureti haktan mesajlar veren diğer oluşum ve yapıların önemli bir kısmı da toplumda güçlü, dönüştürücü bir heyecan üretememişlerdir.

Halkın gözünde bu yapılar, nihayetinde kendi asıllarına rücu edecek ve günün sonunda mevcut iktidar mekanizmasına doğrudan ya da dolaylı olarak hizmet eden ara istasyonlar, yani tampon yapılar olarak kalmışlardır.

Çünkü halk artık Ankara koridorlarında üretilen soğuk teknik siyaseti, elitist pazarlıkları veya statükonun sınırlarını çizdiği kontrollü çıkışları değil; sahada somutlaşan gerçek ve cesur bir iradeyi görmek istemektedir.

İnsanlar artık yalnızca fildişi kulelerinden ya da konforlu alanlardan "eleştiren" figürleri değil; risk alan, bedel ödeyen, toplumun önünde cesaretle yürüyebilen hakiki bir siyasal karakterin arayışı içindedir.

​Önümüzdeki fırtınalı süreçte Türkiye siyasetinin geleceğini belirleyecek olan ana dinamik de tam bu irade savaşı olacaktır.

Eğer muhalefet, derin aklın dayattığı ehlileştirilmiş sınırlara hapsolmak yerine, toplumun derin korkularını anlayan ama o korkunun tutsak edici dilini asla kullanmayan, cesur ve dönüştürücü bir siyaset dili geliştirebilirse; Türkiye’de çok geniş, tarihsel bir toplumsal birleşme zemini kurulabilir.

Bu birleşme, yapay olarak üretilen geleneksel sağ-sol ekseninde değil; "otoriterleşme mi, yoksa gerçek bir demokrasi mi?" ekseninde şekillenecektir. Ve belki de Türkiye’nin makus talihini kıracak olan yeni siyasal şafak, tam olarak bu cephede başlayacaktır.

​Son tahlilde, Ahmet Takan’ın metninde bir "müjde" olarak sunulan sağduyu sesleri ve devlet aklının görünür olması, aslında derin devletin yeni dönemde kendine muhalefet bloku içinde steril bir sığınak arama gayretinden ibarettir.

Mevcut iktidarın toplumsal rızayı kaybettiğini, halkın popülist göllerde boğulmak istemediğini ve her gün kalabalıklarını artıran bir muhalefet selinin oluştuğunu gören bu akıl, selin önüne set çekemeyeceğini fark etmiştir.

Yeni strateji, bu selin akıntısına kapılmak, ancak selin içindeki en büyük kütüklerin üzerinde durarak yeni dönemde de yönetme ve yön tayin etme yetkisini elinde tutmaktır.

İlhan Kesici ve Bülent Kuşoğlu gibi figürler üzerinden yürütülen "parti içi bütünlük" ve "devlet aklı" vurguları, muhalif enerjiyi ehlileştirme, sistem içi tutma ve derin yapının yeni düzende kendine yer açma operasyonudur.

Demokrasi, bu elitlerin çizdiği sınırlarda icra edilen bir oyun değil; halkın iradesinin statükoyu parçalayarak kendi geleceğini inşa etme mücadelesidir.