Bu günlerde halk suskun, sabırlı ve bıkkın. 

O kadar suskun, o kadar sabırlı, o kadar çok şeyden bıktı ki tek tek yazmaya kalksak sayfalar yetmez...

Halk cebindeki rakamlarla çelişen TÜİK'in rakamlarını bıktı... Beka sorunundan bıktı... Yolsuzluklardan, yoksulluktan, yanaklardan bıktı. Fonculardan bıktı... 

Dün söylenenlerin bugün yutulmasından bıktı... Gazeteciler üzerindeki baskıdan bıktı...  İlgi duyduğu televizyonların kapatılmasından bıktı... Bıktı, bıktı, bıktı, bıktı...


Bir ülkeyi korkutarak, bıktırarak susturabilirsiniz ama bıktırarak, korkutarak güven inşa edemezsiniz. 


Her eleştiriyi düşmanlık, her itirazı tehdit sayabilirsiniz. 

Ancak şunu unutmayın: İnsanların sesini kısmak, yaşadıkları sorunları ortadan kaldırmaz. Sadece o sorunları daha derinlere iter.


Anketlerin rakamlarına sığınmayın. 

Kâğıt üzerindeki oranları milletin gerçeği sanmayın. 

Pazara kameralar için değil, insanları gerçekten dinlemek için gidin. 

Hayatın ne kadar zorlaştığını emekliye, asgari ücretliye, işsize, çocuğunun beslenme çantasını dolduramayan anneye sorun. 

Sonra dönüp rakamlarınıza bakın. Belki o zaman istatistiklerle hayat arasındaki uçurumu görürsünüz. Çünkü rakamlar değişebilir ama boş tencere yalan söylemez.


Muhalefet de kendini kandırmasın. İktidara duyulan tepki, muhalefete verilmiş açık çek değildir. 

İnsanlar yalnızca itiraz değil, çözüm; yalnızca vaat değil, güven istiyor. Sürekli eleştirmek yetmez. Vatandaş, yarın iktidara geldiğinizde neyi, nasıl değiştireceğinizi bilmek istiyor. 


Siyasette başkasının hatalarından beslenmek kolaydır; zor olan, insanlara inandırıcı bir gelecek sunmaktır.


Çünkü vatandaş yalnızca iktidarın değişmesini değil, kendi hayatının da değişmesini istiyor. Ay sonunu getirebilmeyi, çocuğunun geleceğinden korkmamayı, hakkını ararken ezilmemeyi, emeğinin karşılığını almayı bekliyor.


 İnsanların derdi, kimin kazanacağı değil, kendi hayatlarının ne zaman düzeleceğidir. 

Siyaset bu gerçeği ne zaman unutursa, halktan da o kadar uzaklaşır.


Bugün yaşanan bıkkınlık yalnızca ekonomik değildir; vicdani, toplumsal ve siyasidir. 


İnsanlar yoksulluğun kendisinden olduğu kadar, yoksulluğun sıradanlaştırılmasından da yoruldu. 


Adaletsizliğin kendisi kadar, adaletsizliğe alışmalarının beklenmesinden de usandı. 


İnsanı tüketen yalnızca çektiği sıkıntı değildir; bir de derdini anlatamadığını, anlatınca da anlaşılmadığını hissetmesidir.


Vatandaşa ne düşüneceğini söylemeyin; neden böyle düşündüğünü anlamaya çalışın. 


Halktan sürekli sabır isterken kendi sorumluluğunuzu unutmayın. İnsanca yaşam, adalet, huzur ve güven birer lütuf değil, temel haktır. 

İnsanlardan fedakârlık bekleyenler, önce o fedakârlığın yükünü kimin taşıdığına bakmalıdır.


Korku insanı susturabilir ama ikna edemez.


Sessizlik/suskunluk da her zaman rıza değildir. Bazen boş bir pazar filesinde, bazen sessiz bir sofrada, bazen de çocuğunun yüzüne bakıp çaresiz kalan bir babanın suskunluğunda büyür itiraz. 


Meydanlarda duyulmayan sesler, hayatın içinde birikir. 

Üstelik her sessizlik, unutulduğu sanılan bir hesabı biraz daha büyütebilir.

Asıl tehlike, insanların öfkelenmesi bile değildir. Asıl tehlike, değişime dair inançlarını kaybetmeleridir. 


Öfkeli insan herşeye rağmen ısrarlı bir sabırla umudunu yitirene kadar bir şeylerin değişmesini bekler. 


Umudunu yitiren insan ise artık kimseden bir şey beklemez. 

İşte o noktada siyaset, yalnızca oylarını değil, insanlarla arasındaki bağı da kaybetmeye başlar.


Seçimler gelir, iktidarlar değişir, siyasetçiler gider, yenileri gelir. 

Ama milletin hafızası kolay kolay silinmez. 


Oy kullanma günü gelince insanlar sandık başında yalnızca bir tercih yapmaz; yılların hayal kırıklığına, tutulmayan sözlere ve cevapsız bırakılan sorulara da cevap verir.


Halk artık yalnızca geçinememekten değil, duyulmamak ve anlaşılmamak yüzünden de bıktı. 

Bunu görmeyenler sessizliği memnuniyet, sabrı da sonsuz bir hoşgörü sanabilir. 

Oysa toplumun sessiz kalması, yaşananları onayladığı anlamına gelmez.


Unutmayın: Hiçbir iktidar milletin hafızasından güçlü değildir. 

Hesap ertelenebilir ama sonsuza kadar ortadan kaldırılamaz. 

Bir gün mutlaka şu sorular sorulur: 

》İnsanlar neden yoksullaştı? 

》Adalet neden zedelendi? 

》Verilen sözler neden tutulmadı? 

》Vatandaşın sesi neden duyulmadı?

O gün geldiğinde kimsenin anketleri, sloganları ya da süslü cümleleri yeterli olmaz. Hesap defterinde son sayfaya gelinmiştir.


İnsan, kendisine söylenenleri bir yere kadar dinler; yaşadıklarını ise kolay kolay unutmaz.

Halkın sabrı sınırsız değildir. 

Güven bir kez kırıldığında, onu yeniden kazanmak için söylenecek sözlerden çok, yapılacak işler gerekir.


Ve sandık günü geldiğinde millet yalnızca kime oy vereceğine karar vermez. Kendisini kimin anladığına, kimin unuttuğuna ve kimin verdiği sözlerin arkasında durduğuna da bakar.


Siyasette son sözü en çok konuşanlar değil, uzun süre sustuktan sonra kararını verenler söyler.

Bu günler suskunluğun çığlaşmaya başladığı günler... 

Ve suskunluk çığ olmuş sandığa doğru yuvarlanıyor...

VE Siyasette son sözü çantadaki keklikler değil  susanlar, sabredenler ve bıkkınlar söyler.