Dünyanın Parıltısına Aldananlar

Ne çok şey istiyor insan…
Bir ev, bir araba, biraz para, biraz saygı, biraz da “beğeni.” Yetmiyor.

Her şeye sahip olsa da gözü doymuyor.

Çünkü bu çağ, insanı “yetinmemek” üzerine programladı.
Artık mutluluk değil, görünürlük önemli

. İnsan, huzuru kalbinde değil; başkalarının gözünde arıyor.

Bugün bir düşünelim:
Yolda yürürken vitrinde parlayan bir ayakkabıya gözümüz takıldığında, ya da telefon ekranında başkasının hayatını izlerken içimizi bir kıskanma kapladığında, gerçekten neye özendiğimizi biliyor muyuz?
Bir eşyaya mı, yoksa o eşyayla birlikte gelen “statü”ye mi?

Dünya, göz boyama sanatında ustadır.
Renkleriyle, ışıltısıyla, süsüyle bizi büyüler.

Ama o süsün arkasında, sessizce tükenen bir ruh vardır.
Daha fazla kazanma hırsıyla dostluklarımızı yitiririz.
Daha gösterişli görünme uğruna samimiyetimizi unuturuz.
Bir “like” uğruna karakterimizi satarız.
Ve sonra, gece olunca, o pırıltılı dünyanın ortasında yapayalnız kalırız.

Oysa biliyoruz — derinlerde bir yerde hepimiz biliyoruz —
Gerçek zenginlik ne dolaptaki markalarda, ne banka hesabındaki sıfırlarda.

 Gerçek zenginlik, kalbi Allah’ın rızasına bağlayabilmekte.
Ama bu basit gerçeği unutturan o kadar çok “ışık” var ki çevremizde…
Bir bakmışsın, hakikati ararken vitrinlerin camına yansımış kendi yüzünü izliyorsun.

İnsanoğlu her çağda aldanmıştır; ama bu çağda aldanışımız daha şatafatlı.
Süslenmiş, parlatılmış, pazarlanmış bir yalanın içinde yaşıyoruz.
Dünyanın geçiciliğini bile “lüks” paketlerde satıyorlar bize.
Ve biz, bu tuzağın adını “başarı” koyuyoruz.

Ama bir gün, herkesin ışıkları söndüğünde, o süslerin altındaki çıplak hakikat ortaya çıkacak:
Bu dünyanın malı, bu dünyanın süsüyle birlikte burada kalacak.
Ve bizden geriye, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yaptıklarımız kalacak.
Hepsi bu kadar.
Ne eksik, ne fazla.