SEYYİD ABDÜLHAKİM EL-HÜSEYNî
Hz. Hüseyin'in [radıyallahu anh] soyundan geldiği için ileride Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî diye tanınacak olan bu çocuk, babası ve dedeleri Bilvanisli olduğundan "Bilvânisî' nisbesiyle de anılacaktı.
GAVS-I BİLVÂNİSÎ
Muhammed Diyâüddin hazretleri [kuddise sırruhû] Siyanüs'te bir kış günü mescidden çıkmış, evine doğru yürümekteydi. Attığı her adım, yerdeki taze kar üzerinde derin izler bırakıyor, peşinden gelen henüz on-on bir yaşlarındaki bir çocuk, zorlanarak da olsa bu izlere basmaya çalışıyordu. Hazret, Abdülhakim isimli bu çocuğu farkedince dönüp baktı. Küçük adımları yetişmediği için sıçraya sıçraya kendisinin izlerini takip eden Abdülhakim'in bir yandan da "Ey Allahım! Bu mübarek kulunun bastığı yere ben de basıyorum. Onun huyunu ve makamını bana da nasip eyle!” dediğini duydu. Durup bekledi, yanına gelen küçük Abdülhakim'in başını şefkatle okşadı ve "Büyüklerin izinden yürüdükçe maksadına ulaşırsın inşallah!” diyerek ona dualar etti.
Hz. Hüseyin'in [radıyallahu anh] soyundan geldiği için ileride Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî diye tanınacak olan bu çocuk, babası ve dedeleri Bilvanisli olduğundan "Bilvânisî' nisbesiyle de anılacaktı. 1902 yılında babasının imamlık yaptığı Siirt'in Baykan ilçesi Kermat köyünde doğmuştu. Babası Seyyid Muhammed Bilvânisî, Muhammed Diyâüddin hazretlerinin halifelerindendi. Mürşidi bu dünyadan göçmeden hilafetinin ilan edilmesini istememiş fakat kendisi Hazret'ten önce vefat etmişti.
Vefatına yakın, Muhammed Diyâüddin'i [kuddise sırruhû] son ziyaretlerinden birinde oğlu Abdülhakim'i de Siyanüs'e götürmüştü. Abdülhakim o sıralar sekiz yaşındaydı ama Siyanüs'teki manevi lezzeti hissedebilmişti. Bu sebeple sonraki zamanlarda, babası vefat ettiği için terbiyesini üstlenen dedesi Seyyid Maruf'un peşine düşerek birkaç kez daha gelmişti Siyanüs'e. Üçüncü gelişinde Muhammed Diyâüddin hazretleri [kuddise sırruhû] onu farketmiş, "Bu çocuk kimindir?” diye sormuştu. Sûfîler, "Seyyid Maruf'un torunudur; adı Abdülhakim'dir" deyince, velilere mahsus bir ferasetle, kendinden emin, "Bu çocuk gelecekte büyük bir zat olacak" buyurmuştu Hazret.
GÜZEL BİR KUSUR
Seyyid Abdülhakim'in, soyundan devraldığı kabiliyet ve nur Allah dostlarının hemen dikkatini çekiyor olmalıydı ki onu görür görmez geleceğine dair güzel şeyler söylüyorlardı. Mesela Seyda-i Tâhî'nin halifelerinden [kuddise sırruhû] Şeyh Abdülkahhâr hazretleri de çocukluktan gençliğe henüz adım atan Seyyid Abdülhakim'i [kuddise sırruhû] Verkânis'te medrese talebesi iken görmüş ve şöyle demişti: "Allah bağışlasın! Bu çocuk büyük velilerden biri olacak inşallah. Lâkin bir kusuru var. O da çok halim olmasıdır.”
Gerçekten de son derece yumuşak tabiatlı biriydi Seyyid Abdülhakim. İrşad hizmetini sürdürdüğü zamanlarda da insanlara hep hilm ve şefkatle muamele etti. Kendisine gelen en azılı eşkıyaları bile geri çevirmedi. Kimsenin ayıbını araştırmadı, hatasını yüzüne vurmadı. Karşılaştığı bütün kötülüklere iyilikle mukabele etti.
Bir defasında sûfilerle otururken gülümsemiş, neden gülümsediğini soran sûfilerine şunu anlatmıştı: “Adamın biri gizlice bizim harmana girmiş, getirdiği koca bir çuvalla götürebildiği kadar mahsulü aşıracak. Fakat çuvalı o kadar doldurmuş ki sırtlamak üzere bir türlü yerinden kaldıramıyor. Bir iki denemeden sonra "Yâ gavs!” diyerek bir daha hamle yaptı. Adam hem bizim malımızı çalıyor, hem de bunu yaparken bizden yardım istiyor. Ne yapalım, biz de yardım ettik; yükledik sırtına gönderdik yaramazı.”
Bazan kendisine zararı dokunmuş bir kişiye iyilik etmek istediğinde, çevresindeki sûfîler o kişinin yaptığı kötülükleri sayıp dökünce, Şeyh Abdülkahhâr'ın, hakkında "Çok halim olmak gibi bir kusuru vardır” dediğini hatırlatır, sözlerini şöyle tamamlardı: "Elhamdülillâh, bu kusur ne güzel bir kusurdur!”
Hilm ve mülâyemet elbette bir kusur değildi. Şeyh Abdülkahhâr hazretlerinin onun halim selim tabiatını kusur diye nitelemesi, diğer insanların böyle faziletleri suistimal etmesinden bir kinaye idi.
İŞARET HAZNEYE
Fakat Resûlullah'a [sallallahu aleyhi vesellem] vâris olabilmek için nesep de, böyle yaratılıştan gelen güzel huylar da yetmiyordu. Onun bıraktığı "ilim” mirasına sahip çıkmak, bunun için de okumak, tahsil görmek gerekiyordu. Seyyid Abdülhakim de [kuddise sırruhû] öyle yaptı. On dört yaşına kadar Siyanüs'te Muhammed Diyâüddin hazretlerinin [kuddise sırruhû] medresesinde temel dersleri okudu, sohbetlerine katıldı. Hazret Nurşin'e taşınınca önce Verkânis, sonra Nurşin medreselerinde devam etti tahsiline. Muhammed Diyâüddin hazretlerinin [kuddise sırruhû] 1923'te vefatı üzerine Arbo Medresesi'ne gitti. Bir müddet sonra, 1924 Martında medreseler kapatılınca tahsilini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Siyanüs'e döndü, komşu Taruni köyünde imamlığa başladı.
Devir değişmiş, dine, dindarlara ve din eğitimine karşı tavır alınmıştı. Fakat o, şartlar ne olursa olsun ilmini tamamlayıp icâzetini almak, tasavvufta ilerlemek istiyordu. İmanı muhafaza için bir mürşide bağlanmak şimdi bir zaruret haline gelmişti. Hazret'in halifelerinden Şeyh Selim-i Hizânî'ye intisap etmeyi düşündü. Bunun için istihareye yattığında rüyasında mürşidi Muhammed Diyâüddin hazretlerini [kuddise sırruhû] gördü. Yanında Şah-ı Hazne vardı ve Hazret ona şöyle diyordu: "Şeyh Ahmed, Seyyid Abdülhakim'in [kuddise sırruhû] babasının bizim yanımızda kadri çok yücedir. Abdülhakim onun bize emanetidir. O emanete gözün gibi bakmalısın!”
Bu rüyada Seyyid Abdülhakim'e Şah-ı Hazne'ye [kuddise sırruhümâ] bağlanması işaret ediliyordu. Hemen Hazne'ye gitti ama beklediği gibi karşılanmadı. Şah-ı Hazne ona, daha önce Muhammed Diyâüddin hazretlerine [kuddise sırruhû] bağlanmakla zaten bu yolda olduğunu söylüyor, âdeta onu talebeliğe kabul etmek istemiyordu. Galiba onun teslimiyetinden emin değildi. Nitekim Seyyid Abdülhakim de [kuddise sırruhû] çok sonra, "Hazne'ye ilk vardığımda gönlüm bir türlü Hazret'i bırakmamış, Şah-ı Hazne'ye tam teslim olamamıştım” diyerek bu hali itiraf edecekti.
TESLİMİYET TAM OLMAYINCA
Ahmed Haznevî ile Seyyid Abdülhakim hazretlerinin [kuddise sırrıhümâ] arasındaki mürşid-mürid münasebeti, her zaman yaşanabilecek bazı sıkıntılara ve bu sıkıntılar karşısında nasıl davranılacağına dair önemli bir örnek bizim için. Mürşide tam bir gönül itminanıyla kayıtsız şartsız teslim olmayınca netice alınamayacağını anlatır mesela. Yahut Allah dostlarının bazı tasarruflarında müridin hemen anlayamayacağı hikmetler olduğunu gösterir. Nitekim Seyyid Abdülhakim'in intisap talebi ve ısrarı karşısında Şah-ı Hazne'nin gönülsüz gibi davranması, bu genç sûfînin teslimiyetini ve kararlılığını pekiştirmek içindir.
Bir sûfî için mürşidi vefat ettikten sonra başka birine bağlanmak kolay değildir. Öte yandan Hazne o yıllarda sınırlarımız dışında kalmış; araya mayınlar, dikenli teller döşeli bir sınır çekilmiştir. Taruni ile Hazne arası ancak günlerce yürümekle katedilebilecek uzun bir yoldur. Bu yolun yağmuru, karı, boranı vardır; eşkıyası, uğursuzu vardır. Sınırı geçerken kaçakçı zannedilip vurulmak, mayına basıp parçalanmak vardır. Teslimiyet ve kararlılık olmayınca aşılacak bir yol değildir yani.
Şah-ı Hazne bütün bunlara hazırlamak için hemen kabul etmemiştir Seyyid Abdülhakim'i [kuddise sırruhû]. Yoksa bu genç sûfideki aşk ve kabiliyetin o da farkındadır. Kendisine intisapta ısrar etmesi üzerine bir kere daha istihareye yatmasını ve gördüğü rüyayı kendisine anlatmasını ister ondan. Ertesi gün Şah-ı Hazne'nin dizinin dibinde, boynu bükük, başı önünde, rüyasını anlatmaktadır Seyyid Abdülhakim [kuddise sırruhû]: "Rüyamda benim de içinde bulunduğum büyük bir kalabalık gördüm. Namaz vakti gelince bu kalabalık saf tutup cemaat oldu. İmam sizdiniz. Namazı size tâbi olarak kıldık Kurban." Şah-ı Hazne, "Şimdi oldu Molla Abdülhakim” dedi, "Hazret sana izin vermiştir!”
Seyyid Abdülhakim Hazne Dergâhı'na kabul edilmişti ama imtihanı bitmemişti. Meşakkatli günler bekliyordu onu.
"FETİH" GERÇEKLEŞİYOR
Tam on dört yıl sürecek tatlı bir çileydi bu. Çok büyük sıkıntılara katlanarak on dört yıl boyunca Hazneye gitti geldi. Eşkıya tehlikesi olduğu için geceleri yolculuk ediyordu. Günlerce bazan aç susuz yürüyor, ayakkabıları aşınıyor; ayakları, batan dikenlerden, taşlardan kan revan içinde kalıyordu. Sınırı geçmek ayrı bir dertti. Bir defasında aşmak zorunda olduğu bir ırmakta boğulma tehlikesi geçirmişti. Bütün bunlara rağmen şöyle düşünüyordu Molla Abdülhakim [kuddise sırruhû]: "Evet, bu yol çok tehlikeli. Her an ölebilir veya öldürülebilirim. Fakat vazgeçersem şeytan imanımı çalabilir. Öyleyse imanımı muhafaza için varsın canım feda olsun!”
Böyle bir serdengeçtilikle yaşadığı zorluklara aldırmıyor, ama Hazne Dergâhı'na vardığında da sanki biraz iltifat bekliyordu. Çünkü hem üstesinden geldiği sıkıntılar her babayiğidin harcı değildi, hem de icâzet almamış olsa bile dinî ilimlere tamamen vâkıf bir talebeydi. Temel kaynakların hemen hemen hepsini ezberlemişti. Şah-ı Hazne bütün bunları bildiği halde kendisine hiç iltifat etmiyor, halini hatırını sormuyordu. Mürşidinin kendisini görmezden gelmesine üzülmeye başladı. Bu üzüntü, belli etmemeye çalışsa da gittikçe büyüyordu içinde. Nihayet bir gün Haznevî hazretlerinin [kuddise sırruhû] bir sohbetinde, onun, "Mürşidin zâhirdeki iltifatına gönül bağlayan müridin maneviyattan nasibi azdır” cümlesi üzerine kulak kesildi. Şah-ı Hazne ortaya konuşuyor ve şöyle diyordu: "Müridin teslimiyeti kemal bulup mürşidinden feyiz ve himmet alabilecek kıvama eriştiğinde o müride mürşidi zâhiren iltifat etmez!”
Molla Abdülhakim'in [kuddise sırruhû] gönlü sakinleşip genişledi, içini huzur kapladı. Bütün üzüntü ve vesveselerden kurtulmuş, rahatlamıştı. Mürşidinin büyüklüğüne yakîn ile iman etti. Bu Allah dostu halinden haberdardı ve üstelik epeyi bir yol aldığını müjdeliyordu ona. Kendi tabiriyle Şah-ı Hazne onu fethetmişti. Bundan sonra hayatı boyunca mürşidine muhabbeti hiç eksilmedi, her fırsatta onu andı. O kadar ki Şah-ı Hazne'den bahsederken âdeta kendinden geçerdi.
HİZMET AŞKI
Bu fetihten sonra üzüntü gitmiş, yerini karşı konulmaz bir hizmet aşkı almıştı. Şah-ı Hazne'nin evini temizliyor, yerleri silip süpürüyor, sûfilerin bulaşıklarını yıkıyordu. Haznevî dergâhında talebeler, sûfîler, hocalar ve köy halkı farklı günlerde ve gruplar halinde nöbetleşe hizmet görürdü. Molla Abdülhakim [kuddise sırruhû] hangi grup hizmete çağrılsa kendisini onlardan sayıp her gün çalışıyordu. Bununla da yetinmiyor, herkes uyuduktan sonra kalkıp dergâhın bütün temizlik işlerini neredeyse tek başına kendisi yapıyordu.
Böyle gün boyu çalışıp yorgunluktan bitap düştüğü bir gece, üzerine bir kilim çekip sûfilerin ayak ucuna uzanmıştı. Altında küçük bir hasır parçası vardı. Yanında uyuyan sûfîlerden biri farkında olmadan üzerindeki kilimi çekip kendi üzerine aldı. Bir başkası uykusu arasında, altındaki küçük hasıra yerleşmeye çalışıyordu. Molla Abdülhakim [kuddise sırruhû] uykusunda dönüyormuş gibi yapıp hasırı da o sûfîye bıraktı. Kendisi kuru zeminde, üstünde örtü olmadan sabahı etmişti.
Severek ve isteyerek böyle davranıyordu, çünkü ona göre oradaki bütün sûfiler kendisinden üstündü. Öyle ya, onlar kendisi gibi yarım gönülle gelmemişti. Şah-ı Hazne'ye tam bir teslimiyetle bağlanmışlar, onun büyüklüğünü kendisinden önce farketmişlerdi. Bu yüzden onlara hizmet boynunun borcuydu.
Ölesiye hizmet etmesine rağmen bir müddet sonra bunu da yetersiz görmeye başladı. Fakat daha fazlasına da imkân yoktu. İşe yaramadığını, değersiz olduğunu düşünüyor, dergâhtan uzaklaşmayı aklından geçiriyordu. Çekip gitmeli, bu tertemiz ortamı günahkâr varlığıyla daha fazla kirletmemeliydi. Hidayetin Allah'tan olduğunu da, Şah-ı Hazne gibi kâmil bir veliyi başka yerde bulamayacağını da biliyordu aslında. Yine de dergâhtan ayrılma fikrini kafasından söküp atamıyordu bir türlü. Nihayet bir gün niyetini mürşidine açtı, "Kurban” dedi; "Ben buradan gitmek istiyorum. Buradaki dervişlerin hepsi birer veli. Oysa ben nefsime bakıyorum, kendime müslüman bile diyemiyorum. Benim gibi bir günahkâr bu kapıya layık değil.” Şah-ı Hazne tebessüm etti, "Ne güzel!” buyurdu; "İnsan nefsini kâfirinkinden aşağı görebiliyorsa, bu onun gerçek mümin olduğuna işarettir. Böyle düşünmeye devam et ve bizimle kal!”
ŞEYH ABDÜLHAKİM
Seyyid Abdülhakim [kuddise sırruhû] o günden sonra hep Şah-ı Hazne ile oldu. Hazne'deyken de Hazne'den uzaktayken de hep mürşidini yanı başında bildi. Onun tâlimatından ayrılmadan tasavvuf yolunda hızla ilerledi. Mürşidi ona artık Molla Abdülhakim demiyor, "Şeyh Abdülhakim” diye hitap ediyordu. Medrese icâzetini çoktan vermişti. Ama ne hikmettir bilinmez, hilafetini geciktiriyordu sanki. 1938 yılı ramazan ayının başında Seyyid Abdülhakim gördüğü bir rüyayı Şah-ı Hazne'ye nakletti. Rüyasında, ilk mürşidi Muhammed Diyâüddin hazretleri [kuddise sırruhû] şöyle diyordu ona: "Abdülhakim, Şah-ı Hazne'ye söyle seni daha fazla bekletmesin. Sen halifeliği hakkıyla kazandın. Artık sana hakkını versin."
Ahmed Haznevî hazretleri [kuddise sırruhû], "Şeyh Abdülhakim” demeye başlayalı beri, onun hilafete layık olduğunu çok önceden belli etmişti aslında. Fakat vakti de kollamak, Türkiye'de kapanmak üzere olan bir devrin bitmesini beklemek gerekiyordu. Şah-ı Hazne o vaktin geldiğini de biliyor ancak yaklaşan ramazan ayının feyiz ve bereketinden istifade etmesi için onu ramazandan sonra göndermeyi düşünüyordu. Bu rüya üzerine, "Madem sâdât böyle istiyor, öyleyse hayırlı olsun!” buyurup irşad yetkisiyle hemen yol verdi halifesine.
Seyyid Abdülhakim [kuddise sırruhû] 1938 yılının sonunda irşad izniyle Taruni'ye doğru yola çıktığında, gidenin "zamanın gavsı” olacağını bir tek Şah-ı Hazne biliyordu. Öyle olduğu içindir ki Seyyid Abdülhakim'in [kuddise sırruhû] makamını soran sûfîlerine, büyük velilere mahsus bir tevazu ile "Ben kendi makamımdan sonrasını nasıl bilebilirim ki?” cevabını vermişti. Böyleyken Seyyid Abdülhakim yine her müşkülünü mürşidine soruyor, onun tâlimatı ile hareket ediyordu. Nitekim Taruni'de üç yıl kaldıktan sonra Şah-ı Hazne'nin işaretiye Bilvanis'e geçti. Zorluklara ve yasağa rağmen bir yandan medrese geleneğini sürdürmeye, talebe yetiştirmeye çalışıyor; bir yandan da ulaşabildiği bütün insanlara İslâm'ın emir ve yasaklarını anlatıyordu.
DUT AĞACI AŞILANIYORSA ...
Taruni'de de, Bilvanis'te de o eski canlılık yoktu. İnsanların baskıyla sindirildiği yetmemiş, bir de karalama kampanyası başlatılmıştı. Medreseler, tarikatlar, hocalar ve şeyhler tehlike kaynağı olarak gösteriliyor; dinî kurumlar arasına, sanki bunlar birbirinin alternatifiymiş gibi, husumet sokuluyordu. Daha sonraları çokça dillendirilecek olan bazı iddia ve itirazlar o dönemde sürüldü piyasaya. Mesela sağda solda "Mürşide ne lüzum var, Allah ile kul arasına kimse girmemeli” iddiaları duyulur oldu. "Kur'an ve hadisler varken, mezhep imamlarının ictihadları ve âlimlerin ciltler dolusu kitapları varken, bir yol gösterici aramak gereksizdir” diyenler türedi.
Bu iddialara dönemin anlayışından etkilenmiş modern din adamları ile bazı yeni hocalar da itibar edince insanların kafası iyice karıştı. Seyyid Abdülhakim hazretleri [kuddise sırruhû] bu iddiaların tutarsızlığını anlatmaya çalıştı öncelikle.
Bir keresinde kendisini ziyarete gelen ve "Allah ile kul arasına kimse girmemeli” diye düşünen bir hoca ile aralarında şöyle bir konuşma geçmişti:
"Hoca, Allah neden dut ağacını büyük, meyvesini küçük yaratmıştır?” diye sormuştu Seyyid Abdülhakim hazretleri [kuddise sırruhû]. Hoca, bu da sorulur mu der gibi, "Allah öyle takdir etmiştir" cevabını verdi. Seyyid Abdülhakim hazretleri [kuddise sırruhû] tekrar sordu: "Peki birisi dut ağacını aşılayıp biraz daha iri, biraz daha lezzetli dut vermesine vesile olsa, bu müdahale ilâhî takdire itiraz mıdır?” Hoca sözün nereye varacağını sezmişti. "Hayır efendim, hâşâ!” dedi. "Neticede o ağacın meyvesinin aşıyla değişebileceğini takdir eden de Cenâb-ı Hak'tır. Dileseydi dutun meyvesini büyük yaratabilirdi elbette. Ama O, bunun için bir aşılama ameliyesini, bir vesileyi gerekli kıldı.”
Seyyid Abdülhakim hazretleri [kuddise sırruhû] tebessüm etti. "Madem öyle hoca efendi” buyurdu, "Bazıları insanların istikametini bulması, daha iyi bir kul olması için vesile kılınan Allah dostlarına niye itiraz ediyor? Onların varlığını niye takdire muhalefet gibi anlıyor?"
O ana kadar hoca da böyle düşünenlerdendi. Hatasını anlamış, af dileyerek Seyyid Abdülhakim hazretlerine [kuddise sırruhû] teslim olmuştu.
ZAHMET DEVRİ
Başka bir gün, sohbetinde bulunanlardan biri epeydir çoğu kimsenin kafasını karıştıran şu soruyu sordu: "Bir kimse Kur'ân-ı Kerîm'i, hadis-i şerifleri ve fıkıh ilmini biliyor, selef-i salihînin, ilk devir İslâm âlimlerinin kitaplarını okuyorsa, bu kişinin yine de manevi bir yol göstericiye ihtiyacı var mıdır?”
Seyyid Abdülhakim hazretleri [kuddise sırruhû] cevaben, her insanın karşılaştığı meselelerde mutlaka o meselede ehil olan birine ihtiyaç duyacağını söyleyerek eczacıları misal gösterdi. Buyurdu ki, "Bir eczacı türlü türlü otları tanır; hangisinden nasıl ilaç yapılacağını, bu ilacın hangi hastalıklara iyi geleceğini bilir. Ama hastalığı teşhis edemez. Hastalığı teşhis eden bir hekime uymak, hastaya onun reçetesine göre ilaç vermek zorundadır. Hekim dahi belki kendi hastalığını bilir, ilacını da bilir ama yine de o hususta uzman olan başka bir hekime danışır. Bazı durumlarda tedaviyi kendi kendine de yapamaz. Diyelim ki iki omuzu arasındaki yarasına merhem sürmek için başka birine muhtaçtır.”
Böyle kafa karıştıran iddia ve itirazlara cevap vermek, doğruları anlatmak için insanlara ulaşmak, getirilen yasaklar sebebiyle eskisi kadar kolay olmuyordu. Devir "zahmet devri”ydi. Artık dergâh ve medreseler kurup talebe beklemenin zamanı değildi. Seyyid Abdülhakim hazretleri [kuddise sırruhû] gerek Taruni'de, gerekse Bilvanis'te bulunduğu yıllarda kar kış demeden civar köyleri dolaştı. Ziyaret ettiği köylerde daha önce kararlaştırılan bir vakitte doğruca camiye varıyor, burada sohbet ediyor, ertesi gün aynı camide teveccühe oturuyordu. Onun nuranî simasından, kalplere işleyen nazarından etkilenenler çoğalıyor fakat baskılar yüzünden muhabbet ve bağlılıklarını dışa vuramıyorlardı.
1950'de yaşanan iktidar değişikliği yeni bir dönemi başlatmış, insanlar ancak o zaman, susuz kalanların pınara koşması gibi Seyyid Abdülhakim hazretlerine [kuddise sırruhû] koşabilmişti. Yine bu sıralarda Şah-ı Hazne Hakk'a yürümüş, sanki bayrak tamamen Seyyid Abdülhakim hazretlerine [kuddise sırruhû] tevdi edilmişti.
Bağlıları, onu yakından tanıdıkça, kifaf miktarı mahsulünü eliyle ekip biçtikten sonra değirmene kendi sırtında götürüp getiren bu mütevazi Allah dostunun "zamanın gavsı” olduğuna hükmettiler.
KASRİK: İMAN KURTARMA MEKTEBİ
Artık o "Gavs-ı Bilvânisî” idi. Herkes manevi himmetinin insanları nasıl yola getirdiğinden bahsediyor, darda kalanlar onun yardımıyla nasıl kurtulduklarını anlatıyordu. Uzak yakın demeden her gün onlarca insan Gavs'ı ziyarete geliyordu. Bağlılarının sayısı bir yıl içinde çığ gibi büyümüştü. Çevrede bulunan diğer şeyhlerin sûfîleri de Gavs-ı Bilvânisî'ye yönelince kıskançlıklar baş gösterdi. Seyyid Abdülhakim hazretleri fitneye fırsat vermemek için 1951 yılında Bitlis'in Kasrik köyüne geçti. Sevenlerinin yeni ziyaretgâhı Kasrik'ti şimdi. Ülkenin dört bir yanından gelen insanlar, onun sohbetlerinde yaşadıkları manevi güzellikleri dönüp gittikleri yerlerde yâdettikçe, bir dahaki seferde ziyaretçilerin sayısı da katlanıyordu.
Gavs Abdülhakim hazretleri [kuddise sırruhû] kendisine gelenlerin öncelikle imanlarını kurtarmaya, akîdelerini düzeltmeye çalışıyordu. Tarikatların asıl vazifesi bu değildi elbette. Fakat toplumun İslâmî kurum ve kaynaklarla irtibatı otuz yıldır kesilmiş, bu süre içerisinde en temel akaid bilgilerinin öğrenilmesine bile imkân tanınmamıştı. Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz pek çok kimse, "müslümanım” dediği halde, ibadetlerini savsaklıyor, harama helâle dikkat etmiyordu. Müslümanlık sözde kalmış, Müslümanca yaşamak neredeyse unutulmuştu. Gavs-ı Bilvânisî hazretlerinin de dediği gibi, "Evliya yetiştirme mektepleri olan tarikatlar, artık iman kurtarma mektepleri haline” gelmişti. Öyle de olması gerekiyordu, çünkü öbür türlüsü henüz okuma yazma bilmeyen birine üniversite tahsili yaptırmaya benzerdi.
Kasrik'te sohbetlerine katılan herkese sünnet-i seniyye çizgisinde bir hayat sürdürmelerini telkin etti. Musibet ve yokluklara sabretmeyi, helâl lokma yemeyi, farz namazları cemaatle kılmayı, az konuşmayı, cömert olmayı, insanlarla iyi geçinmeyi, mal, mülk, aile, evlat sevgisinde haddi aşmamayı öğütledi yıllarca.
MANEVİYAT İKLİMİ CANLANIYOR
Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdülhakim hazretlerini [kuddise sırruhû] ziyaret edenler, ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, onun ruhanî simasını görür görmez Allah'ı hatırlıyor, o güne kadar kulluklarını layıkıyla yerine getirememekten dolayı pişmanlık duyuyor ve hemen tövbeye yöneliyorlardı. Tövbeyle hafiflemenin huzuruyla dönüp gittiklerinde, şifa bulan hastaların kendi doktorunu başka hastalara tavsiye ettikleri gibi, çevrelerindeki herkese bu Allah dostunu haber veriyorlardı. Gavs, "Tövbe geciktirilmemelidir” buyurmuştu.
Ölüm çok yakınımızda, belki bir nefes ötemizdeydi çünkü. Bu nedenle kendisinden tövbe almak için âdeta koşarak gelenlere iki şeyi daha tembihliyordu Seyyid Abdülhakim hazretleri [kuddise sırruhû]. "Nefse uymaktan ve benlikten kaçının; ayağınız her daim nefsinizin göğsü üstünde olsun ki nefsin baş kaldırmaya gücü yetmesin!” diyordu önce. Sonra da bunun gerçekleşmesi için iyilerle, ihvanla bir arada olmayı, cemaatten ayrılmamayı salık veriyordu. Aksi halde tövbe almak fayda vermeyecek, istikamet yeniden bozulacaktı.
Onun sohbet ve himmetiyle Anadolu'nun kuruyan damarlarına yeniden kan yürüdü, maneviyat iklimi yeniden canlandı. Bir taraftan da gelecekte bu canlılığı yeni güzelliklerin inşası için değerIendirecek talebeler ve halifeler yetiştiriyordu. Onların zâhir ilimlerini öğrenmesi için medrese sistemini devam ettirdi. Talebelerinin tasavvuf terbiyesiyle bizzat meşgul oluyor, yolun en küçük âdabını dahi ihmal etmemeleri, virdlerini muntazam çekmeleri ve hatmelere katılmaları hususunda özellikle titizlik gösteriyordu. Başkalarının hatalarıyla meşgul olmadan, halkın övgüsüne de yergisine de itibar etmeden, sadece kendi nefislerindeki kusurları görerek tevazu ile yol almayı öğütlüyordu onlara.
Bir şeyi daha sık sık telkin ediyor, şöyle buyuruyordu: "Mürid, kendi mürşidinin zamanın en mükemmeli olduğuna inanmalıdır. Ama başka mürşidleri de hafife almamalıdır. Yoksa hem manevi olarak zarar görür, hem nifaka yol açar. Müridlerimiz başka mürşidlerin müridleri yanında iken sadece bizim yolumuzun büyüklerinden bahsetmesin. Onların mürşidlerinden de bahsetsin. Böyle yaparsanız insanların sâdât-ı kirâma karşı muhabbetini artırmış olursunuz.”
MENZİLDE VUSLAT
Kasrik'ten sonra Bitlis'in Narlıdere ilçesinde kısa bir süre ikamet eden Gavs Abdülhakim hazretleri [kuddise sırruhû], buradan Siirt'in Kozluk ilçesine bağlı Gadir köyüne taşıdı dergâhını. Beklediği zeminin oluştuğuna kanaat getirene kadar irşadını sürdürdü. 1971 yılında artık üst seviyede bir tasavvuf eğitiminin altyapısını hazırlamak gerektiğine karar verdi. Hayli yaşlanmış, yorulmuş ve sağlığı bozulmuştu ama sonsuzluk kervanını derleyip toparlamıştı işte.
Adıyaman Kahta'nın Menzil köyünde geniş bir araziyi satın alıp ailesi ve müridleriyle buraya yerleşti. Menzil, gelecekte üniversite seviyesinde bir tasavvuf eğitimi verecekti. Bunu biliyordu. Bir şeyi daha biliyordu: Vuslat vakti yaklaşmıştı. Menzil'de neyin nereye yapılacağını kararlaştırmak üzere dolaşırken, şimdi türbesinin bulunduğu yeri, etrafına taşlar dizerek işaretlemiş ve vefat ettiğinde buraya defnedilmesini vasiyet buyurmuştu.
1972 baharının güze dönmeye yüz tuttuğu, yaprakların yeşille sarı arasında tereddüt ettiği günlerde hastalığı iyice ilerledi. Ameliyat olması gerekiyordu. Ameliyat gününe kadar, hastalığının dayanılmaz derecede ağırlaştığı zamanlarda bile farz ve gece namazlarını ayakta kılmaya devam etti. Ankara'da ameliyat edilmiş fakat üç gün sonra Hakk'a yürümüştü. Ameliyattan önce vasiyetini yazdırdı, emaneti, "O bizim mühendisimizdir” buyurduğu oğlu Seyyid Muhammed Raşid hazretlerine [kuddise sırruhû] devredip ebedî yurduna göçtü













Yorumlar